Tahtacıörencik'ten sonra kurmuş olduğumuz ikinci arılık Altındağ İlçesi'ne bağlı Kavaklı Köyü'nde sürdürülebilir sabit arıcılık projesi 100 adet koloni ile bir yılını doldurdu. Sabit, gezmeyen, stressiz yerel arılar gayet başarılı bir şekilde kıştan çıktı, 2020 şiddetli sonbahar kuraklığına rağmen hayatta kalmayı başardı. Ankara'da kışlayan arıları yaymak amacıyla 20 adet koloniyi ilan ile satışa çıkardık ve bu sezon tekrar bölme ve oğullarla çoğaltmaya devam ediyoruz. Böylece her sene, hiç dışarıdan koloni ya da ana arı satın almadan, sürekli kendi çoğalttığımız arıları talep eden arıcılara satarak hem projenin devamlılığını sağlamış olacağız hem de endüstriyel ana arı yetiştirme genetik kirliliğine karşı doğal yollarla kendi ana arısını üreten kolonileri yaymış olacağız.
26 Mayıs 2021 Çarşamba
4 Ekim 2020 Pazar
Veganların arıcılık hakkında bilmedikleri ( veya bilip de anlamak istemedikleri ) gerçekler :
Dün sosyal medyada rastladım. Vegan olan genç bir arkadaş bir yazı hazırlamış. Arıcılık sektörüne yönelik tamamen kulaktan dolma, yanlış bilgilerle ve çeşitli karalamalarla dolu bir yazı, yazıyı kaleme alanın hayatında kovan kapağı açmamış hatta daha da ileri gideyim bal arısı ile yabani sarıca arıları bile ayırt edemeyecek durumda olduğunu düşündürdü.
Yok ana arıların kanatlarını kesiyormuşuz, arıları fabrika mantığında çalıştıyormuşuz, arının emek zahmet topladığı balın hepsini alıp kışın bir damla bal bırakmayıp ölüme terk ediyormuşuz falan... O kadar gerçekten uzak ve uydurma iddialar. Şüphesiz arıcılık sektörü içinde gerek cehaletten gerekse para hırsı gibi nedenlerle yanlış uygulamalar yapan insanlar yok mudur? Kesinlikle vardır. Ancak bu, tüm sektörü karalamayı gerektirir mi? Koca bir hayır!
Akıllarısıra hayvan haklarını koruyorlar. Zannediyorlar ki arıcılar olmasa arılar doğada kendi kendilerine yaşayıp üreyecek ve çiçekleri tozlamaya devam edecekler. Özgürce bal toplayıp musmutlu yaşacaklar. Kesinlikle öyle bir şey mümkün değil! istediğiniz bilim insanına, biyologa sorabilirsiniz. Bilimsel adı Apis Mellifera olan bal arısı dediğimiz tür, kesinlikle insan tarafından yapay seleksiyona maruz bırakılmıştır doğada hiçbir bakım ve müdahale olmadan neslini devam ettirme ihtimali çok düşüktür. Haydi devam ettirdi diyelim, veganlar dahil tüm insanların yediği meyve ve sebzeleri tozlaştıracak kadar fazla sayıda olamayacaklar. Bugün dünya üzerinde yaşayan milyonlarca koloninin büyük çoğunluğu ölecek.
Nasıl ki hiçbir tıbbi müdahale olmaksızın hayatta kalamayacak bir insanı modern tıbbın gelişimi sayesinde (ilaçlar, ameliyatlar ile) hayatta tutabiliyorsak aynı şekilde arıları da bu tip tıbbi müdahalelerle hayatta tutuyoruz. Sonra bu arılar tıpkı bazı genetik hastalıklara sahip insanlar gibi ürüyor ve bu problemli genleri bir sonraki nesillere aktarma şansı elde ediyor. Yapay seleksiyon artık bu çağın bir gerçeği, kabul edelim etmeyelim. Artık canlı yaşamı teknoloji ve bilime bağımlı hale gelmiştir. Bunu değiştirebilmek pek mümkün değil.
Yani bugün tüm arıcılar arıcılığı bıraksa veganlar da dahil tüm insanların yediği sebze ve meyvelerin polenlerini taşıyarak meyve oluşumunu sağlayan bal arıları hayatta kalamayacak
. (yani yeterli sayıda olmayacak) Burada nicelik çok önemli. Doğada tek tozlaştırıcı görevi üstlenen böcek bal arısı değil ama en yoğun ve verimli çalışanı bal arısı. Bununla ilgili bir araştırma okumuştum. Diğer böceklerin tozlaşmaya olan etkisi çok düşük. Bal arıları sera içinde yaşayamadığı için seralarda tozlaşma için Bombus arıları kullanılıyor. Sera küçük bir ortam olduğu için yeterli olabiliyor. Dev tarla ve meyvelikler için Bombus'lar yeterli olmuyor mesela. Bir domates dalında kaç adet çiçek var, Ya da büyük bir elma ağacında ? Bir ağacın polinasyonu için bile kaç adet böceğe ihtiyaç olduğu ortada. Hiçbir böcek de bal arısı kadar yoğun durmaksızın çalışma özelliğine sahip değil. Kaba bir hesaba göre bal arıları toplam meyve üretiminin 2/3'ünü sağlıyor.
. (yani yeterli sayıda olmayacak) Burada nicelik çok önemli. Doğada tek tozlaştırıcı görevi üstlenen böcek bal arısı değil ama en yoğun ve verimli çalışanı bal arısı. Bununla ilgili bir araştırma okumuştum. Diğer böceklerin tozlaşmaya olan etkisi çok düşük. Bal arıları sera içinde yaşayamadığı için seralarda tozlaşma için Bombus arıları kullanılıyor. Sera küçük bir ortam olduğu için yeterli olabiliyor. Dev tarla ve meyvelikler için Bombus'lar yeterli olmuyor mesela. Bir domates dalında kaç adet çiçek var, Ya da büyük bir elma ağacında ? Bir ağacın polinasyonu için bile kaç adet böceğe ihtiyaç olduğu ortada. Hiçbir böcek de bal arısı kadar yoğun durmaksızın çalışma özelliğine sahip değil. Kaba bir hesaba göre bal arıları toplam meyve üretiminin 2/3'ünü sağlıyor.
Peki bal almadan sadece polinasyon amaçlı arıcılık mümkün müdür? Evet mümkündür. ABD'de bunu büyük badem üretim alanlarında yapıyorlar. (Ülkemizde henüz örneği yok , olmamasının nedeni de bu kadar büyük monokültür alanları ve dev gıda firmaları olmaması) Kovan başına arıcılara 160$ ödüyor badem üreticileri. Yani arıcının bal almasını istemiyorsanız onlara çevredeki meyve sebzeleri polenlemesi için para ödemeniz gerekir. Aksi halde bütün tarımsal sisteminiz kesinlikle çökebilir.
Bilinçli arıcılar arılardan bir miktar bal alır ve kuluçkalık dediğimiz alt katı en az 7-8kg balı olduğu gibi arıya bırakır. Arılardan aldığı bal 7-20kg arası değişebilir. Eğer sezonda iklim koşulları uygun ise arılar yüksek kadro ile çok fazla bal üretebilirler. Kurak verimsiz sezonlarda ise bu rakam düşer.
Arıcılar baldan kazandıkları para ile arılarının bakımını üstlenir. Gerekirse eksik olması durumunda para ile bal, şeker gibi maddeler satın alıp bununla arılarını besleyerek kışa dayanıklı girmelerini sağlayabilir. Varroa dediğimiz parazitlere karşı ilaçlama yapar, parazitler arının üzerine yapışarak arının kaynaklarını tüketir, bağışıklık sistemini çökertir ve kolonilerin yok olmasına neden olabilir. Türkiye'de arıcılara ödenen kovan başına destekleme miktarı yıllık 15TL. Bana kalırsa bir kovanın yıllık maliyeti 200-300TL arası olabilir. Arıcı eğer bal satamaz ise bu maliyetin altından nasıl kalkar? 100 koloni sahibi bir arıcı için düşünelim. ( arıcının emek-zaman maliyetini hesaba katmamız gerekir. )
Arıcıların ilk görevi arıları yaşatmak ve sağlıklı tutmaktır. Bu doğanın işleyişi için, özellikle de bitkilerin üreme döngüsü için son derece önemli bir olaydır. Çiftçiler isteyerek ya da istemeyerek zamansız ilaçlamalar yaparak arıcılara ciddi zararlar verirler. Değişen iklim koşullarının olumsuz etkilerini de hesaba katarsak tüm bu zorluklara göğüs germek zorunda olan arıcıları bilip bilmeden yıpratmak neye hizmet eder? Sonuçta arıların balını çalıyor muyuz? Evet çalıyoruz. Ne güzel! Meseleyi bu kadar basite indirgeyince harika oluyor. Oturup yazı yazabildiğin sağı solu eleştirebildiğin sıcak ortamların neyin üzerine inşa edildiği, o konforlu noktalar için hangi canlıların üzerine basıldığı gerçeğini müthiş bir şekilde örtüyor. Bu ters yüz edilmenin başarısına hayran olmamak elde değil.
21 Mayıs 2020 Perşembe
Boş çerçeveler devam...
Bu hafta 3 bölmeli boş çerçeveleri verdiğim kolonileri gözlemleme fırsatım oldu. Tam da beklediğim gibi orta güçte 5-6 çerçeveli kolonilere verdiğimde ağırlıklı işçi arı gözlü ördüler.
Bala giden güçlü kolonilere 10+ çerçeve olanlara verdiğimde ise büyük gözlü erkek yavru ya da bal depolayacak şekilde ördüler. Her koloni petek gözlerini kendi ihtiyacına göre belirliyor.
Bu şekilde erkek arı yavruları kapandıktan sonra hafifçe üstten traşlanırsa varroa mücadelesi yapılmış olur. İçerideki yavruyu arılar temizler ve içindeki varroalar da gelişimini tamamlayamadığı için yaşayamaz. Varroların hayatta kalabilmesi için özellikle çok tercih ettikleri erkek arıların da gözlerden tam gelişmiş olarak çıkmaları gereklidir.
Böylece elimizde temel petek kalmadığında ya da çok fazla koloni olduğundan yetişemediğimizde ya da mevsimsel iniş çıkışlardan ötürü arıları yavaşlatmak istediğimizde bunu rahatlıkla kullanabiliriz. Ancak bu tip boş çerçeveler ile karakovan petek üretiminden verim alabilmek için çok sayıda koloni ile çalışmak gerekli. Bala gidemeyecek durumda olanlar ya da yeni gelen oğullar bu tip örme işlemleri için rahatlıkla kullanılabilir. Bala giden kolonilerde ise 2'den fazla bu şekilde çerçeve vermek kesinlikle bal verimini düşürecektir.
Bala giden güçlü kolonilere 10+ çerçeve olanlara verdiğimde ise büyük gözlü erkek yavru ya da bal depolayacak şekilde ördüler. Her koloni petek gözlerini kendi ihtiyacına göre belirliyor.
Bu şekilde erkek arı yavruları kapandıktan sonra hafifçe üstten traşlanırsa varroa mücadelesi yapılmış olur. İçerideki yavruyu arılar temizler ve içindeki varroalar da gelişimini tamamlayamadığı için yaşayamaz. Varroların hayatta kalabilmesi için özellikle çok tercih ettikleri erkek arıların da gözlerden tam gelişmiş olarak çıkmaları gereklidir.
Böylece elimizde temel petek kalmadığında ya da çok fazla koloni olduğundan yetişemediğimizde ya da mevsimsel iniş çıkışlardan ötürü arıları yavaşlatmak istediğimizde bunu rahatlıkla kullanabiliriz. Ancak bu tip boş çerçeveler ile karakovan petek üretiminden verim alabilmek için çok sayıda koloni ile çalışmak gerekli. Bala gidemeyecek durumda olanlar ya da yeni gelen oğullar bu tip örme işlemleri için rahatlıkla kullanılabilir. Bala giden kolonilerde ise 2'den fazla bu şekilde çerçeve vermek kesinlikle bal verimini düşürecektir.
21 Nisan 2020 Salı
Temel petek kullanmadan koloni yönetimi nasıl olur?
Bu sene ilk defa hiç temel petek kullanmadan arıcılık nasıl olur diye ciddi ciddi düşünmeye başladım. Eskiden şu linkte ==> http://kardesbitkiler.blogspot.com/2016/06/standart-langstroth-kovanlarda.html fotoğrafını görebileceğiniz ince kasnaklarla, standart Langstroth kovanlarda karakovan petek balı üretebiliyordum ancak tüm koloniyi, kuluçkalığı da dahil etmek üzere tamamen boş çerçeve kullanarak yönetmek hiç aklımdan geçmemişti. Bunun birinci sebebi az sayıda koloni ile uğraşıyordum, sezonun nasıl geçtiğini anlamıyordum. Az sayıda petek bağlamak zor gelmiyordu, kabarmış petekleri stoklaması da kolaydı. Ayrıca arıya tam olarak ne zaman ve nasıl petek ördüreceğimi kestiremiyordum. Geçtiğimiz birkaç yılda arıların ne hızla petek ördükleri ve bu konudaki gereksinimlerini daha iyi anladığımı düşünüyorum.
Bu tip yuvarlak kasnakların ana sorunu yuvarlak petek dışındaki alanların boş kalması ve arının bu alanlardan üşütme ihtimali.
Bu yüzden artık şu fotoğrafta görülen 3 bölüme ayrılmış çerçeveleri kullanıyorum. Birkaç yıllık deneyim sonucu, bunlarda arının son derece rahat ettiği, daha kolay ördüğü ve kuluçkalıkta da rahatlıkla kullanılabileceğini gördüm.
Bu çerçeveleri, kullanılamayacak durumda olan ya da kırılmış çerçevelerin parçalarını uygun ölçüye göre keserek çivileme yoluyla birkaç dakika uğraşarak yapıyorum. Bunların balını, bal sağım makinesinde sağmayı hiç denemedim ama neden olmasın? Bu sene ilk defa bunu da deneyeceğim. Bir başka olasılık ise bunları zaten petekli karakovan isteyenlere bu şekilde takdim olabilir. Türkiye'de birçok insan petekli bal tüketmeyi seviyor. Eğer balı peteği ile tüketecekseniz petek mutlaka karakovan olmalı. Yani sadece arı tarafından örülmüş olmalı. Temel petek bağlanmış çerçevelerin balının mutlaka süzülmesi gerekiyor.
Peki temel petek kullanmamanın artıları- eksileri neler olabilir?
Aklıma ilk gelenler....
Eksilerinden başlayalım: (unuttuğum atladığım varsa lütfen yorumlara ekleyiniz. )
1. Daha fazla peterk örülmesinden ötürü bal veriminde düşüş ( ama ne kadar? )
2. Bir sonraki seneye kabarmış petek eksiği.
3. Karakovan petekli balı stoklamak için süzme bala göre daha büyük alana ihtiyaç duyulacak.
4. Eğer petek gözlerinde polen olur ise kurtlanma ihtimaline karşı soğuk hava deposu ya da buzdolabında saklanması gerekecek ( satılana kadar)
5. Süzme bal talep edenlerin bu talebini karşılayamamış olmak. (belli bir teknikle yine de süzülebilir)
6. Doğal oğul ya da bölme yapmak zorlaşacak. ( kabarmış petek eksikliği)
Gelelim artılarına:
1. Petek bağlamak için harcanan emek, zaman ve malzeme masraflarından kurtulmak. ( çok büyük işgücü + petek ücreti)
2. Ne olduğu, ne koşullarda üretildiğini bilmediğimiz petekleri vererek arıları hastalık, zararlı , kimyasal kalıntılara maruz bırakmamak.
3. Doğal karakovan petek balı elde etmek.
4. Arıya istediği şekilde petek gözü örme imkanı sağlamış olmak. ( artı da olabilir, eksi de) Eğer arı ihtiyacından fazla erkek gözü örer ise bu eğilimi değiştirmek zor olacak. Belki biyolojik varroa mücadelesi kapsamında petek imhası da düşünülebilir. (varsa tavuklara bu kapalı yavruları yedirmek sıkça kullanılan bir yöntem.) Temel peteklerde hep işçi arı gözü olduğu için orada öyle bir sorun yok.
5. yanlış ya da yamuk bağlanmış peteklerden ötürü arının kullanamadığı kuluçkalık alanı sorunundan kurtulmak. petek kırılma, arının tel çevresinden yırtması gibi sorunları yaşamamak.
6. Daha fazla yeni petekle çalışmak bir ihtimalle oğul eğilimini de azaltabilir. Sonuç olarak bu şekilde karakovan petek ördürülüp bal hasadı petekli olarak yapılırsa arılar her sene mecburen yeni petek örmek zorunda kalacak, kuluçkalık petekleri sürekli yenilenmiş olacak.
Bu sezon eğer vaktim olur ise bir deney yapacağım. Aynı güçte 10 koloni tespit edeceğim. Bunlardan 5'ine temel petek vereceğim, 5'ine ise bu 3 bölümlü çerçevelerden. Gün ve gün fotoğraflarla hangi çerçevenin daha hızlı örüldüğünün, petek gözlerinin durumunu, atılan yumurta sayısını belirlemeye çalışacağım. Tam doğru bir sonuç vermeyebilir (başka etkenlerden ötürü) ama buradan oğul verme eğilimine etkisine dair bir çıkarımda da bulunulabilir. Sonuçta bu testi büyütmek ve tekrarlamak mümkün. Sezon sonunda kışlama performansına da bakılabilir böylece. Şimdiden sonucu öngörmek imkansız ama bana çok önemli bir fark çıkmayacak gibi geliyor. Eğer az farkla temel petek daha verimli ( bal hasadı açısından) olsa bile temel petek kullanmak bu durumda dezavantajlı olacak. Eğer 5-10 adet koloni ile uğraşıyorsanız temel petek bağlamak sorun oluşturmayabilir ancak bu sene benim gibi 150-200 adet koloni yönetmeyi planlayanlar için 3 bölmeli çerçeve oldukça mantıklı bir seçenek gibi duruyor. Şimdilik bu kadar yeter. Deney başladıkça aşama aşama buraya gelişmeleri kaydetmeyi planlıyorum. O zamana kadar hoşça kalın!
Bu tip yuvarlak kasnakların ana sorunu yuvarlak petek dışındaki alanların boş kalması ve arının bu alanlardan üşütme ihtimali.
Bu yüzden artık şu fotoğrafta görülen 3 bölüme ayrılmış çerçeveleri kullanıyorum. Birkaç yıllık deneyim sonucu, bunlarda arının son derece rahat ettiği, daha kolay ördüğü ve kuluçkalıkta da rahatlıkla kullanılabileceğini gördüm.
Bu çerçeveleri, kullanılamayacak durumda olan ya da kırılmış çerçevelerin parçalarını uygun ölçüye göre keserek çivileme yoluyla birkaç dakika uğraşarak yapıyorum. Bunların balını, bal sağım makinesinde sağmayı hiç denemedim ama neden olmasın? Bu sene ilk defa bunu da deneyeceğim. Bir başka olasılık ise bunları zaten petekli karakovan isteyenlere bu şekilde takdim olabilir. Türkiye'de birçok insan petekli bal tüketmeyi seviyor. Eğer balı peteği ile tüketecekseniz petek mutlaka karakovan olmalı. Yani sadece arı tarafından örülmüş olmalı. Temel petek bağlanmış çerçevelerin balının mutlaka süzülmesi gerekiyor.
Peki temel petek kullanmamanın artıları- eksileri neler olabilir?
Aklıma ilk gelenler....
Eksilerinden başlayalım: (unuttuğum atladığım varsa lütfen yorumlara ekleyiniz. )
1. Daha fazla peterk örülmesinden ötürü bal veriminde düşüş ( ama ne kadar? )
2. Bir sonraki seneye kabarmış petek eksiği.
3. Karakovan petekli balı stoklamak için süzme bala göre daha büyük alana ihtiyaç duyulacak.
4. Eğer petek gözlerinde polen olur ise kurtlanma ihtimaline karşı soğuk hava deposu ya da buzdolabında saklanması gerekecek ( satılana kadar)
5. Süzme bal talep edenlerin bu talebini karşılayamamış olmak. (belli bir teknikle yine de süzülebilir)
6. Doğal oğul ya da bölme yapmak zorlaşacak. ( kabarmış petek eksikliği)
Gelelim artılarına:
1. Petek bağlamak için harcanan emek, zaman ve malzeme masraflarından kurtulmak. ( çok büyük işgücü + petek ücreti)
2. Ne olduğu, ne koşullarda üretildiğini bilmediğimiz petekleri vererek arıları hastalık, zararlı , kimyasal kalıntılara maruz bırakmamak.
3. Doğal karakovan petek balı elde etmek.
4. Arıya istediği şekilde petek gözü örme imkanı sağlamış olmak. ( artı da olabilir, eksi de) Eğer arı ihtiyacından fazla erkek gözü örer ise bu eğilimi değiştirmek zor olacak. Belki biyolojik varroa mücadelesi kapsamında petek imhası da düşünülebilir. (varsa tavuklara bu kapalı yavruları yedirmek sıkça kullanılan bir yöntem.) Temel peteklerde hep işçi arı gözü olduğu için orada öyle bir sorun yok.
5. yanlış ya da yamuk bağlanmış peteklerden ötürü arının kullanamadığı kuluçkalık alanı sorunundan kurtulmak. petek kırılma, arının tel çevresinden yırtması gibi sorunları yaşamamak.
6. Daha fazla yeni petekle çalışmak bir ihtimalle oğul eğilimini de azaltabilir. Sonuç olarak bu şekilde karakovan petek ördürülüp bal hasadı petekli olarak yapılırsa arılar her sene mecburen yeni petek örmek zorunda kalacak, kuluçkalık petekleri sürekli yenilenmiş olacak.
Bu sezon eğer vaktim olur ise bir deney yapacağım. Aynı güçte 10 koloni tespit edeceğim. Bunlardan 5'ine temel petek vereceğim, 5'ine ise bu 3 bölümlü çerçevelerden. Gün ve gün fotoğraflarla hangi çerçevenin daha hızlı örüldüğünün, petek gözlerinin durumunu, atılan yumurta sayısını belirlemeye çalışacağım. Tam doğru bir sonuç vermeyebilir (başka etkenlerden ötürü) ama buradan oğul verme eğilimine etkisine dair bir çıkarımda da bulunulabilir. Sonuçta bu testi büyütmek ve tekrarlamak mümkün. Sezon sonunda kışlama performansına da bakılabilir böylece. Şimdiden sonucu öngörmek imkansız ama bana çok önemli bir fark çıkmayacak gibi geliyor. Eğer az farkla temel petek daha verimli ( bal hasadı açısından) olsa bile temel petek kullanmak bu durumda dezavantajlı olacak. Eğer 5-10 adet koloni ile uğraşıyorsanız temel petek bağlamak sorun oluşturmayabilir ancak bu sene benim gibi 150-200 adet koloni yönetmeyi planlayanlar için 3 bölmeli çerçeve oldukça mantıklı bir seçenek gibi duruyor. Şimdilik bu kadar yeter. Deney başladıkça aşama aşama buraya gelişmeleri kaydetmeyi planlıyorum. O zamana kadar hoşça kalın!
23 Eylül 2019 Pazartesi
Sürdürülebilir arıcılık 2019 ( iklim değişikliği ve zararlılar )
3 sene sonra tekrar merhaba. Bloga yazmayalı epey uzun zaman oldu. Bunun birçok sebebi var ancak uzun uzadıya girmeye gerek yok. Kısaca faaliyetlerimizin sona ermediği tam tersine belli bir düzene oturduğunu söyleyebilirim. Yazacak çok şey birikti. Artık tarım ve hayvancılık söz konusu olduğunda üreticilerin işi çok çok daha zor. Haliyle bundan tüketiciler de etkilenecek (etkileniyor da zaten). Olumsuz etkilenmeden karlarını aynı oranda koruyacak büyük tekellerin ise şimdilik keyfi yerinde. Olan biteni çok fazla sorun ettikleri söylenemez. Daha çok yeni gelişen karlı "yeşil sektör" den pay kapma derdindeler. Oturdukları yerden küçük üreticilerin emeklerinin artı değerine çökmeye devam edebileceklerini düşünüyorlar. Her neyse biz kendi yapabileceklerimize bakalım.
İklim hızla değişiyor. Mevsimlerin eskisi gibi olmadığı, kestirilmesi zor, sıradışı doğa olaylarının yaşandığı, anormalliklerin normalleştiği değişik bir döneme girdik. Pek ilgisiz insanların bile hissedebileceği oranda aşırılıklar yaşanırken, arıcılık sektörü özelinde varroa zararlısının iyice direnç kazandığı, mücadelenin zorlaştığı ve arıcıların artık daha fazla emek harcamak ve ilaçlama yapmak zorunda olduğu bir döneme girdik. Bunun yanında Nosema adlı arı virüsünün de yeni bir türünün çıktığını ve birçok koloninin sönmesine neden olduğunu da eklemek gerek. Artık arıları daha iyi ilaçlamak ve daha iyi beslemek bir zorunluluk haline geldi. Eskiden 5-6 yıl önce beslemeden arıcılık olur mu diye tartışırken artık besleme masraflarının ikiye üçe katlandığı gerçeğiyle yüzleştik. Nosema'nın tam bir çözümü olmamakla birlikte kekik içinde bulunan Thymol etken maddesi ile sporların büyük oranda yok edilebileceğinden bahsediliyor. Bunun dışında her arıcı kendisini teknik bilgi ve donanım anlamında geliştiriyor. Balda kalıntı bırakmayan doğal, bitkisel ilaçlara olan talep artıyor. Bu da olumlu gelişmeler arasında sayabileceğimiz şeyler arasında. Bir başka olumlu haber ise, bu sezon nektar akımı dönemi çok iyi geçti. En azından bizim bulunduğumuz Ankara'nın kuzeybatısı için böyle olduğunu söyleyebilirim. Yağan yağmurlar ve uygun sıcaklık koşulları hem arılara hem de genel olarak bitkilere çok yaradı.
Sezon başında arılığımıza dadanan bir boz ayı en az 9-10 adet kolonimizi yok etti. Hatta bir gece onu canlı izleme fırsatım bile oldu. Ustalığına ve hızına hayran kaldığımı söylemeliyim. Buna rağmen sezon çok iyi olduğu için hem bir miktar bal almayı başardık hem de çıkan oğullar sayesinde koloni sayımızı 40 civarına çıkardır. Ayı saldırısına uğrayan arıcı arkadaşlar olarak (Cemal, Oğuz) arılıkları birleştirdik ve elektrikli çit çektik. Keşke bu tip önlemleri daha önce alabilmiş olsaydık. Her neyse ders alındı artık!
Bundan sonra ayı konusunu da boşlamamak gerektiğini öğrenmiş olduk. Her ne kadar yitirdiğimiz kolonilere üzülsek de biyolojik çeşitliliğimizin, böylesine nadir hayvanların hala doğada, hem de Ankara gibi bir coğrafyada yaşayabildiğini bilmek güzel. Biz yine önlemimizi alalım da onlar da başka doğal kaynaklardan beslenip yaşamlarını sürdürmeye devam etsinler.
İklim hızla değişiyor. Mevsimlerin eskisi gibi olmadığı, kestirilmesi zor, sıradışı doğa olaylarının yaşandığı, anormalliklerin normalleştiği değişik bir döneme girdik. Pek ilgisiz insanların bile hissedebileceği oranda aşırılıklar yaşanırken, arıcılık sektörü özelinde varroa zararlısının iyice direnç kazandığı, mücadelenin zorlaştığı ve arıcıların artık daha fazla emek harcamak ve ilaçlama yapmak zorunda olduğu bir döneme girdik. Bunun yanında Nosema adlı arı virüsünün de yeni bir türünün çıktığını ve birçok koloninin sönmesine neden olduğunu da eklemek gerek. Artık arıları daha iyi ilaçlamak ve daha iyi beslemek bir zorunluluk haline geldi. Eskiden 5-6 yıl önce beslemeden arıcılık olur mu diye tartışırken artık besleme masraflarının ikiye üçe katlandığı gerçeğiyle yüzleştik. Nosema'nın tam bir çözümü olmamakla birlikte kekik içinde bulunan Thymol etken maddesi ile sporların büyük oranda yok edilebileceğinden bahsediliyor. Bunun dışında her arıcı kendisini teknik bilgi ve donanım anlamında geliştiriyor. Balda kalıntı bırakmayan doğal, bitkisel ilaçlara olan talep artıyor. Bu da olumlu gelişmeler arasında sayabileceğimiz şeyler arasında. Bir başka olumlu haber ise, bu sezon nektar akımı dönemi çok iyi geçti. En azından bizim bulunduğumuz Ankara'nın kuzeybatısı için böyle olduğunu söyleyebilirim. Yağan yağmurlar ve uygun sıcaklık koşulları hem arılara hem de genel olarak bitkilere çok yaradı.
Sezon başında arılığımıza dadanan bir boz ayı en az 9-10 adet kolonimizi yok etti. Hatta bir gece onu canlı izleme fırsatım bile oldu. Ustalığına ve hızına hayran kaldığımı söylemeliyim. Buna rağmen sezon çok iyi olduğu için hem bir miktar bal almayı başardık hem de çıkan oğullar sayesinde koloni sayımızı 40 civarına çıkardır. Ayı saldırısına uğrayan arıcı arkadaşlar olarak (Cemal, Oğuz) arılıkları birleştirdik ve elektrikli çit çektik. Keşke bu tip önlemleri daha önce alabilmiş olsaydık. Her neyse ders alındı artık!
Bundan sonra ayı konusunu da boşlamamak gerektiğini öğrenmiş olduk. Her ne kadar yitirdiğimiz kolonilere üzülsek de biyolojik çeşitliliğimizin, böylesine nadir hayvanların hala doğada, hem de Ankara gibi bir coğrafyada yaşayabildiğini bilmek güzel. Biz yine önlemimizi alalım da onlar da başka doğal kaynaklardan beslenip yaşamlarını sürdürmeye devam etsinler.
16 Haziran 2016 Perşembe
Standart Langstroth kovanlarda karakovan balı üretimi
Karakovan balı elde etmek için ille de kütük kovana ihtiyaç yok. Standart kovanlarda da yukarıdaki fotoda görüldüğü gibi yuvarlak kasnaklı çerçeveler ile karakovan balı elde edilebiliyor. Günümüzde kaliteli ağaç kütüğü bulmak ve bunu düzgün bir şekilde oydurmak hem çok pahalı hem de 50 yaşını geçmiş bu ağaçları kovan yapımı için kesmek bana biraz acımasızlık gibi geliyor. 5 senedir ağaç yetiştirmek için onca emek harcadıktan sonra ağaç kesmek hiç de aklıma yatmıyor. Yani kısacası kütük kovan projesini tamamen rafa kaldırdık. Şu durumda kütük kovanlar bizim için fazla lüks... Hem ekonomik hem de ekolojik olarak standart kovanlar daha uygun. Kaldı ki balın kalitesi ve arının sağılığı açısından da hiçbir fark yaratmıyor. Hatta tam tersi yönetilebilirliği daha yüksek, olumsuz bir durumda müdahale etmek daha da kolaylaşıyor. Hal böyle olunca her kovana bu yuvarlak çerçevelerden koloni gücüne göre 1 ya da 2 adet koyarak her kovandan 2-3kg kadar karakovan balı almak mümkün olabiliyor.
3 Haziran 2016 Cuma
Nektar akımı başladı, flora dolu dizgin...
Genel olarak yağışlı geçen mayıs ayı boyunca bitkilerin gelişimi ve çiçeklenme oranı normale göre daha yoğun olmasına rağmen kapalı ve yağışlı günlerin üst üste gelmesinden ötürü nektar akımı tam olarak başlayamamıştı. Ancak mayısın son günlerinde biraz gecikmeli olarak başlayan nektar akımı iyice hız kazandı. Yaklaşık 5 senedir bulunduğumuz mevkide daha önce hiç bu kadar fazla yonca (üçgül) görmemiştim. Her sene olduğu gibi bir öncekinden farklı çiçek türlerinin domine ettiği güzel bir bahar. Bu farklı çiçeklerin rekabeti ve öne çıkmasından ötürü her sene bal rengi de değişiyor.
Mayısın kapalı,soğuk ve yağışlı günlerinde arılar açlık ve soğukla mücadele etti, Nisan ayının sıcaklarına güvenip bolca yavru faaliyetine başladılar ve sonrasına açlık ve soğuktan ötürü yavruları tekrar sökmek zorunda kaldılar. Popülasyon iyice azaldı, koloniler zayıfladı ve gerilemeye başlamıştı. Ancak aradaki sıcak günleri iyi değerlendirdiler ve son bir hatfada eski güçlerini tekrar kazanmaya başladılar. Hatta bazı güçlü koloniler az da olsa bal stoklamaya başladı. Tabi biz de bu sırada boş durmadık, arıları olabildiğince sıkışık tutmaya, yavruları üşütmemeye çalıştık. Fazla sıkıştırmanın da koloniyi oğula çıkmaya zorlayacağını bildiğimizden kritik bir süreçti. Şimdilik herşey yolunda... İç Anadolu bozkırları için en güzel 1-2 aylık dönemi yaşıyoruz. Dolu dizgin doğa, dolu dizgin flora, yeşilden yavaşça sarıya doğru evrilecek sıcak ve yoğun bir nektar dönemi bekliyor bizi...
Mayısın kapalı,soğuk ve yağışlı günlerinde arılar açlık ve soğukla mücadele etti, Nisan ayının sıcaklarına güvenip bolca yavru faaliyetine başladılar ve sonrasına açlık ve soğuktan ötürü yavruları tekrar sökmek zorunda kaldılar. Popülasyon iyice azaldı, koloniler zayıfladı ve gerilemeye başlamıştı. Ancak aradaki sıcak günleri iyi değerlendirdiler ve son bir hatfada eski güçlerini tekrar kazanmaya başladılar. Hatta bazı güçlü koloniler az da olsa bal stoklamaya başladı. Tabi biz de bu sırada boş durmadık, arıları olabildiğince sıkışık tutmaya, yavruları üşütmemeye çalıştık. Fazla sıkıştırmanın da koloniyi oğula çıkmaya zorlayacağını bildiğimizden kritik bir süreçti. Şimdilik herşey yolunda... İç Anadolu bozkırları için en güzel 1-2 aylık dönemi yaşıyoruz. Dolu dizgin doğa, dolu dizgin flora, yeşilden yavaşça sarıya doğru evrilecek sıcak ve yoğun bir nektar dönemi bekliyor bizi...
18 Mayıs 2016 Çarşamba
13 Mayıs 2016 Cuma
Arıcılıkta şeker ile besleme, doğal ve yapay seçilim
Doğal-sürdürülebilir-ekolojik arıcılık söz konusu olduğunda Türkiye'de ve dünyada şeker ile besleme yapmanın her zaman önemli bir tartışma konusu olduğu ve karşımıza yanıtlanması pek de kolay olmayan sorular çıkardığı bir gerçek. Ben de, 4 senedir olabildiğince hem doğal hem de teknik arıcılık yapmaya çalışan ve bunu sürdürülebilir bir strateji haline getirmeye kafa yoran bir arıcı olarak bir yerinden başlayarak bu tartışmaya ışık tutmaya çalışacağım. Bunu yaparken de arıcılığa uzak, acemi ya da sadece tüketici olarak bu konuyu merak eden insanların da anlayabileceği bir dilden anlatmaya gayret edeceğim.
Arıcılık göründüğünden çok daha detaylı ve teknik bir iş olduğundan bazı kavramları ve temelleri oturtmadan bir takım sorulara cevap aramak kişiyi yanlışa yönlendirebilir. Her türlü detayı da kısa özet halinde açıklayabilmek mümkün olmamaktadır. Ayrıca bilimsel ilerlemelerle doğru orantılı olarak bazı yöntemler terkedilmekte ve yerlerine yeni yöntemler geçmektedir. Örneğin varroa mücadelesinde kullanılan eski ilaçlar (örn:amitraz) artık etkisiz kalmış ve yerini organik asitlere, defne,kekik (thymol) gibi etken maddelere bırakmıştır bile. Başka bir örnek ise eskiden balarılarını pekmez ile beslemek oldukça yaygın iken bilimsel araştırmalar sonucu pekmezin içindeki şekerin karamelize olmasından ötürü arıların sindirim sistemine zarar verdiği ortaya çıkmış ve bu uygulama arıcılar tarafından hızla terkedilmiştir.
Bu karmaşık ve dinamik sürecin beni düşüreceği hataların ve anlatım zorluğunun bilincinde olarak bir yerinden başlıyorum ve o büyük soruyu soruyorum...
Sürdürülebilir arıcılıkta şeker ile besleme yapılmalıdır ?
Nisan ayında kovan kapağını açıp da en sondaki çerçeveyi çıkardığınızda yukarıdaki fotoğraftaki gibi bir manzara ile karşılaşıyor iseniz tahmin edebileceğiniz gibi arılarınız aç demektir. Hatta diğer çerçevelerde yumurta,larva veya kapalı yavru dışında bal göremiyorsanız durum daha da kritiktir. Arılarınız açlıktan ölebilir veya en iyi ihtimalle nüfuslarını azaltmaya giderler yani anaarı yumurtlamayı keser ki bu da bal mevsimi öncesi bir arıcının yaşamak istemeyeceği olumsuzluklardandır. "Tarlacı" diye tabir edilen dışarıya çıkıp bal toplayan işçi arılar, anaarının yumurtayı bırakmasından 21 gün sonra ve kovan içi görevlerini yaklaşık 2 hafta boyunca tamamladıktan sonra yani yaklaşık 45 gün içinde hazır hale gelir. İşçi arılar, 2 hafta kovan içi görev yaptıktan sonra tarlacı olurlar ve 50-150 günlük hayatlarında aldıkları son nefese kadar bu işi yaparlar.Her arıcı, nektar akımı dönemine girmeden 1-2 ay önce kolonilerinin arı nüfusunu olabildiğince arttırmak zorundadır yoksa, eğer bu dönemi iyi geçirmez ise bal sezonu sonunda bol bol boş kabartılmış petek hasat edecektir. Güçlü bir tarlacı arı popülasyonu olmaksızın bal elde etmek mümkün değildir.
Bu,işin bal verimi ile ilgili olan kısmı, bir de arıların yaşatılması yani stok tutabilmesi için beslenmesi mevzusu vardır. Yazın sonunda arıların balını aldığımızda alt kattaki 5-10kg balı arılara bıraksak bile İçAnadolu koşullarında bu miktar arıların uzun ve çetin geçen kışa dayanmaları için yeterli olmayabilir. Varroa ve diğer parazitlerin verdiği zararla kadro zayıflar ve açlığın da etkisiyle arılar iyice strese girer. Bu yüzden bal alındıktan sonra sonbaharda stok beslemesine başlanır ve arıcı tarafından kış başlamadan çerçevelerdeki bal stoğunun ne durumda olduğu kontrol edilir. Bu sırada etkin bir şekilde varroa mücadelesi de yapılır.
Yani demekki arıları besleme iki amaçla yapılıyor:
1. Teşvik beslemesi (Açık, 1 ölçek şeker, 1 ölçek su ile) ---- arıları bal mevsimine güçlü kadro ile sokmak için
2. Stok beslemesi (Koyu, 2 ölçek şeker,1 ölçek su veya kek ile besleme) --- arılar uzun süren kışa girmeden stoklarını tamamlasın veya tamamsa bile hemen stoklarını tüketmesinler diye...
Arıcılar bulundukları coğrafyayı, iklimini ve arılarını çok iyi tanımalıdır. Arıların beslenme ihtiyacı türüne ve bulunduğu bölgeye göre değişiklik gösterir. Yan yana duran iki koloninin bile beslenme ihtiyaçları ciddi şekilde değişiklik gösterebilir.
O zaman akla hemen şu soru gelebilir: O halde insanlar onları beslemeye başlamadan önce balarıları nasıl oluyor da hayatta kalabiliyordu? Çok güzel ve yerinde bir soru olurdu. Ancak cevabı da bir o kadar zor. Belki de hiç beklediğimiz gibi olmayabilir.
Bu soru belki başka bir soru ile kıyaslanabilir. İnsanlar onları evcilleştirip beslemeye başlamadan önce nasıl oluyor da köpekler,kediler doğada hayatta kalabiliyordu. Belki de onlar önceden köpek değil kurttu, kedi değil vaşak idi vs. Cevabı belki de evrim teorisi, doğal ve yapay seleksiyon gibi kavramlarda arayabiliriz.
İnsanların binlerce yıldır arıcılık yaptıklarını biliyoruz. Belki eskiden yapılan arıcılık daha çok toplayıcılık şeklinde olabilir. Arı kolonilerini yaşatmak gibi bir dertleri olmayabilir. Belki o çağlar balarılarının (Apis Mellifera) yaşaması için çok daha uygun koşullar sağlıyordu. Belki de her sene birçok arı kolonisi ölüyor ve ancak %10'u hayatta kalabiliyordu. Belki o zaman doğadaki nektar oranı daha fazla idi, ya da iklim farklı idi. Belki de doğada yaşayan çok daha fazla balarısı kolonisi vardı ve birbirlerini yağmalayarak hayatta kalabiliyorlardı. Birbirlerinin kovanlarını yağmalamanın balarılarında doğal bir davranış biçimi olduğunu biliyoruz. Varroanın 1970'lerden önce dünyaya yayılmadığını sadece Apis Cerena adlı Asya arısında bulunduğunu ve bu türün de varroa ile kendiliğinden mücadele edebildiğinde, hijyen alışkanlığı edindiğini biliyoruz. Daha bir sürü soru sorabiliriz, birçok varsayım ileri sürebiliriz. Ancak şimdilik bu kadar yeter gibi...
Burada değinmek istediğim daha önemli bir konu var. Eğer birşeyi doğal haline (kendi haline) bırakacaksak çok temel bir evrim yasasını göz önünde bulundurmalıyız. Bu da "doğal seleksiyon" yani seçilim. Eğer benim X adet arı kolonim var ise bunları kendi haline bıraktığımda mutlaka belli bir oranda ölüm yaşanacak, mevcut doğal koşullara benim müdahalem olmadan en iyi şekilde adapte olanlar hayatta kalacaktır. (Arıları bir kovana koymak da aslında bir müdahaledir ancak hiç müdahale etmediğimizde teknik arıcılığa göre onları görece doğal seçilime bırakmış oluyoruz) Örnek olarak arıcılığa ilk başladığım yıl çerçeve eklemek dışında hiç müdahale etmedim ve 17 adet kolonimden ertesi yıla ancak 3 tanesi hayatta kalabildi. Ertesi yıl 5 adet koloni satın alıp teknik arıcılık uygulayıp güzelce besleyerek arıları çoğalttım, 8 olan koloni sayımı 20'ye kadar çıkarmayı başarmıştım. Eğer teknik müdahalelerde bulunmasaydım muhtemelen şu an canlı hiçbir kovanım kalmayacaktı. 4 senedir birçok farklı teknik denemiş bir arıcı olarak bunu kesinlikle iddia edebilirim.
Burada benim müdahalemle bir evrim yasası daha devreye giriyor. Bu da "yapay seleksiyon". Edindiğim bilgi ve deneyimle en güçlü ve verimli olduğunu düşündüğüm koloniyi alıp bundan yapay olarak kendim çoğaltıyorum. Burada kendime en uygun kolonileri öznel kriterlere göre seçmiş oluyorum. Yani biraz daha açacak olursak, benim en iyi olduğunu düşündüğüm koloni gerçekte doğal koşullara iyi adapte olamayabilir. Ya da gerçekten doğal haline bıraktığımda üreyebilecek olandan daha çok işime yarabilir. İşte "müdahale" dediğimiz şey en saf haliyle yapay seçilimdir.Şu an yediğiniz lezzetli kiraz ya da domateslerin hepsi bu yöntemle evrildiler. Burada yapay kelimesi benim müdahalemden doğuyor. Yoksa yapaydan kastettiğim üreme yönteminin yapay olduğu anlamına gelmiyor. Anaarı yine doğal yollarla havada kendiliğinden çiftleşiyor. Ancak ben ona yaşamasını istediğim koloniden 2 çerçeve alarak başka bir kovana aktararak ona kendini çoğaltma şansını vererek müdahale etmiş oluyorum. Doğal oğula çıkmasını beklemeden çerçevelerle farklı kovanlara bölerek yapay olarak çoğaltmış oluyorum. Sanırım bu kadar açıklama yeterli olur.
Şimdi buradan konuyu tekrar şekerle beslemeye getireceğim. 17 olan koloni sayımı şekerle besleme yapmadığım zaman 3'e düşürdüğüme göre demekki 170 kolonim olsa 30, 1700 kolonim olsa 300'e düşecekti. Yani toplam koloni sayısı ne kadar artarsa bir sonraki seneye şeker ile beslenmeyen hayatta kalan koloni sayısı da o oranda artacak ve belki 170000 koloni 300000'e düşünce artık en güçlülerin buradan çoğalması da mümkün olabilecektir. Örneğin kalan 30.000 koloni bir sonraki seneye 20.000 olarak devredecek, ölüm oranı gittikçe azalacak ve bir süre sonra evrimin dikenli yolları canlılara avantaj sağlamaya başlayacak. Her geçtiğimiz sene müdahale edilmeyen arıların en güçlülerinin hayatta kalabildiği ve her geçen sene kolonilerin daha çok güçlenmesi beklenebilir. Tabi tam tersi de olabilir, hepsi ölebilir ve belli bir değişimin olabilmesi için çok uzun yıllar geçmesi gerekebilir. Bunların hepsi sadece birer olasılık. Ama olasılık olarak koloni sayısı fazla olan arıcıların müdahalesiz arıcılıkta başarılı olma ihtimalleri yüksek. Tabi ki bu kadar koloni edinmek için gereken süre, maddi birikim vs. konu dışı....
Tam tersini düşündüğümüzde de yıllardır şeker ile beslenen ve insan müdahalesi ile hayatta kalmaya alışan balarıları için de evrimin onları bu koşullara adapte olmaya ittiğini düşünebiliriz. Nasıl ki güvercinler şehirlerde,damlarda yaşamaya evrildi, fareler ve bir takım böcekler evlerin içlerinde yaşamaya adapte oldularsa aynısı da balarılarının başına gelmiş olabilir. Bu demek olmuyor ki şeker ile besleme yapılmadığı takdirde bütün balarıları ölecek. Hayır. Ancak insanların kabullenemeyeceği ya da bedelini ödemekte zorlanacağı büyüklükte koloni kayıpları yaşanabilir. Sadece şekerle besleme değil standart langstrothlarda yaşamaya alışmış, varroa mücadelesi insanlar tarafından yapılmaya alışmış, mevsimlere göre çerçeve eklenip çıkartılmaya alışılmış bir canlıdan bahsediyoruz. Şunu bile iddia edebiliriz ki yaklaşık 150 yıl Langstroth kovanlarda yaşamaya alışmış balarısı (Apis Mellifera) bu koşullara adapte olmuş ve belki de muhtaç olmuş olabilir.
Yani geldiğimiz noktada bütün konuların birbiri ile bağlantılı olduğu, bütün parçaların birbiri ile ilişkili olduğu ve parçaların bu ilişkisinin bütünü etkilediği ve dönüştürdüğünü,bu büyük ekosistemi bu şekilde düşünmemiz gerektiğini farketmemiz gerekiyor.
Başka bir örnek ise, günümüzde arıcılar artık X adet koloniden 5X ya da 10X adet koloni elde etmeye çalışıyor. Bunu da yapay bölme yolu ile yapıyor, 10 çerçeveli bir adet koloniyi 5 adet 2 çerçeveli koloni olarak bölüyor. Doğal oğulda ise kaç koloniye bölüneceğini arı seçiyor ve bu genelde 2X oluyor. Haliyle beşe bölünen koloni daha zayıf ve kırılgan olduğundan şeker ile beslemeye daha çok ihtiyaç duyuyor.
Yani insan müdahalesi ile balarılarını daha büyük bir hızla ve başarı ile çoğaltabiliyoruz ancak insan müdahalesine daha çok muhtaç olan balarısı kolonileri meydana getirmiş oluyoruz. İnsan nüfusu, gıda üretimi ve bal tüketimi göz önüne alındığında çok çok fazla arı kolonisine ihtiyaç duyulduğu ve yöntemin kaçınılmaz olarak en verimliye doğru evrildiğini görebiliyoruz.
Balarısı artk evcil bir hayvan kabul edilmelidir. Büyük ölçüde insan bakımına ve müdahelesine muhtaçtır. Yani bahçeye bir sepet koyayım ve kendi kendine arılar yaşasın,çoğalsın ve ben de az miktarda bal alırım anlayışının gerçekte pek bir karşılığı yok.
Bizzat denediğim warre'de koloniyi 1 seneden uzun yaşatmayı başaramadım. Büyük olasılıkla besleme ve varroa mücadelesi yapamadığım için kaybettim. Warre kovanda kontrol ve müdahale imkanı olmadığı için koloni kayıp sebebini de tam olarak bilemiyorum. Kütük kovanda güzel bir kapak yapmayı başaramadım, buradan böylece bir yardım çağrısı da yapmış olayım. Güzel izolasyonlu bir kapak olmadan kütük kovan işlevsiz ve anlamsız olur.
Daha fazla, daha sağlıklı testler yapmak için desteğe,daha çok zamana ve dayanışmaya ihtiyacımız var. Hiçbir emek harcamadan birşeylerin değişeceğine inanmaktan vazgeçmeli, yorulmaktan korkmamalıyız.
Sonuç olarak doğalı arayabilir, geleneksele özlem duyabiliriz ancak dünyanın ve bu büyük sistemin gidişatını ve kudretini gözardı etmemeliyiz. Zamanı geri çeviremeyiz, bir şekilde dünyada hakim,egemen sistemle rekabet edebilecek yöntemler geliştirmeliyiz. Tamamen verime odaklanmalıyız demiyorum. Doğallıktan,kaliteden ve sağlıklı yöntemlerden vazgeçmeden yeni birşey üretebilmeli bu büyük yıkıcı küresel kapitalist sisteme meydan okuyacak donanımı geliştirmeliyiz. Anahtar kelime bilgi paylaşımı ve dayanışma olabilir. Hala apis melliferanın doğal yollarla üreyebildiği ve insan müdahalesiyle de olsa yaşayabildiği ve hatta bizi de yaşatabildiği bir konumdayız. Bu mevzileri tutup daha önemli kazanımlar elde etmek için yeterli objektif koşullar oluşmuş durumdadır. Varsa bahçeniz alın bir iki kovan ve bu güzel esrarengiz böcekleri yaşatmaya çalışın. Ellerimiz altında binlerce döküman,makale ve iletişim aracı var. Her türlü arıcılık ekipmanlarına erişimimiz mümkün.
Onlar istemeden de olsa bizi yaşatmak için büyük emek harcarlarken onları bu mücadelede yalnız bırakmamamız lazım. Apis mellifera koloni olarak mükemmel bir uyum içinde yaşayabilen bir süperorganizmadır, buradan çıkaracağımız dersler mutlaka vardır.
Bu büyük bilim insanına , sabırla yaptığı deneyelere, insanlık tarihine damga vuran teorisine, cesaretine, doğru bildiğini ne pahasına olursa olsun sunuşuna...
Bu büyük insanın anısına....
Selam, sevgi ve saygılarımla
Cemal.
2 Mayıs 2016 Pazartesi
Arıcılığın hakkını vermek,arıları yaşatmak ve koloni adedini çoğaltmak lazım....
Türkiye'de resmi verilere göre kayıtlı 6,5 milyona yakın bal arısı kolonisi yaşıyor. ( Kayıtsız olanların da oldukça fazla sayıda olduğunu unutmamak lazım.30 adet kovandan daha az olanlar amatör sayıldığı için kaydettirme zorunluluğu da yok. ) Hem toplam bal üretimi hem de koloni sayısında Türkiye, Çin'den sonra dünyada 2nci sırada bulunuyor. Yılda ortalama 90.000 ton bal üretildiği düşünülüyor. Dünyada bulunan balarısı kolonilerinin yaklaşık %10'u Türkiye'de bulunuyor. Bu da balarıları açısından ne kadar önemli bir coğrafyada yaşadığımızın bir göstergesidir.
Son yıllarda Abd ve Avrupa ülkelerinde kıyamet koparan Koloni Çöküş hastalığı Türkiye'de neredeyse hiç etkili olmadı ancak son 2 yıldır gizemli koloni kayıpları ciddi şekilde arttı. Yetkililere göre normalde %10-20 arasında gerçekleşen koloni kayıplarının bazı bölgelerde %70'lere çıktığı görülüyor. Ana akım medya haberlerinde bile kitlesel arı kolonisi ölümü haberlerine sıkça rastlar olduk. Genellikle ölümler Ege ve Akdeniz'den geliyor olsa da Karadeniz ve Doğu Anadolu'da da koloni kayıpları ve esrarengiz arı ölümleri gerçekleşiyor.
Arı ölümlerinin başlıca sebebi varroa paraziti olmakla birlikte özellikle Ege ve Akdeniz bölgesinde aşırı yoğun olarak yapılan gezginci arıcılığın çeşitli arı hastalıklarının yayılması, ekotiplerin melezleşmesi ve doğal yeteneklerini yitirmesi gibi bir takım sorunlara yol açtığını da belirtmekte fayda var.
Bu arada bazan Türkiye arıcılığına büyük haksızlık yapıldığını görüyorum. Arıcılık Türkiye'de doğru düzgün yapılan ve genelde bilinçli insanların icra ettiği nadir işkollarından biridir. Piyasada çokça duyulan sahte balların reklamı ve pazarlanmasının arıcılarla hiç bir ilgisi olmadığını, hatta bu balların üretim aşamasında herhangi bir şekilde arıların yer almadığını da belirtmekte fayda var. Sahte ballar merdiven altı tabir edilen kaçak imalathanelerde birleştirilen birtakım kimyasallarla yapılıyor.
Biz İç Anadolu bölgesinde sabit arıcılık yaptığımızdan ve köyümüze gezginci arıcılar gelmediğinden şanslı sayılabiliriz. Buraya gezginci arıcıların gelmemesinin en önemli sebebi bölgemizde bal veriminin görece düşük olmasıdır. Bölgemizin balı çok kaliteli olmasına rağmen (yapılan tahlilde 300 adetten fazla türde bitkiye ait polen bulunmuştur) nektar mevsiminin kısa sürmesinden kaynaklı, koloni başına alınan bal miktarı az olmaktadır. Gezginci arıcılar genelde daha yüksek rakımlı ve kendi aralarında popüler olmuş yerleri tercih ediyorlar. Bal mevsiminin kısa olduğu yerler arıcılar için risklidir. Çünkü hiç bal alamama ihtimali de oldukça fazla.
Tabi ki arıcılık alınan bal miktarından çok arıların yaşatılması ve çoğaltılması bakımından önemlidir. Bilindiği gibi arılar dünya gıda üretiminin 1/3'ünün polinasyonuna sebep olur. Kolonileri yaşatmak için yeterli teknik bilgiye sahip olmak ve bunun için de iyi bir eğitim almış olmak gerekiyor. Kulaktan dolma bilgilerle kolonileri uzun süre yaşatmak mümkün değildir.Örneğin 10 adet koloniyi 20 yapmak ve o sene yeterli miktarda bal hasat edebilmek artık uzmanlaşmaya başlamak demektir.
Peki kolonileri çoğaltmak neden bu kadar önemli? Artık iklim anomalilerinin,arı zararlıları ve dış tehditlerin ani ve kitlesel ölümlere yol açtığı bir çağda yaşıyoruz. Kolonileri çoğaltmak bizi bu kayıplara karşı daha dirençli kılar. Koşullar zorlaştıkça hayatta kalan kolonilerimiz de doğal olarak bu zorlu koşullara en iyi adapte olanlar oluyor. Usta bir arıcıdan duyduğum güzel bir söz: " En iyi arı senelerdir arılığınızda yaşayan arıdır." Arılığımızda yeterli sayıda arı yoksa, çoğaltma yapamayız ve dışarıdan arı getirmek zorunda kalabiliriz. Nedense insanlar kendi yerel arıları iyi ve yeterli olsa bile dışarıdan,uzaktan bir yerlerden arı getirmeye çok hevesliydiler. Son yıllarda bu konuda da bilinç arttı ve insanlar daha çok yerel arılara yöneldi. Muğla'da,Antalya'da üretilen kolonilerin Ankara kışlarının dondurucu soğuğuna adapte olamadığı görüldü. Ankara'lı bir arıcı için, kışın bitişinin ardından Nisan'da kovan kapağını açtığında içeride dolaşan stresli ve aç arıları gören arıcının yaşadığı mutluluk kelimelerle anlatılamaz.
Varroa zararlısı ise şüphesiz arılara en çok zarar veren olumsuz etken olarak kabul edilir. Bu konuda da bilinç arttı ve artık daha çok organik sertifikalı ilaçlar kullanıyor. Formik asit, Oksalik asit, Thymol gibi etken maddelerin yanısıra erkek arı gözü yoluyla varroa imha etme gibi doğal yöntemler de arıcılar arasında yaygınlaştı.
Köyümüzde arıcılığa olan ilgi ülke çapında olduğu gibi günden güne artıyor. Tanıdıklarımızın toplam koloni sayısı 150 adedi aşmış durumda. İyi bir koloni yönetimi ve normal iklim şartları altında bu en az 1,5 ton bal demek. Ehh işte... Ülkemizde üretilen 90.000 ton balın 1,5 tonu da bizden olsun. Teknik ve sürdürülebilir arıcıların en üst düzeyde dayanışma,paylaşım ve iletişim halinde olması gerekir. Bu zorlu koşullar altında ayakta durabilmenin tek yolu budur. Yavaş yavaş böyle bir birlikteliğin temelleri atılıyor gibi...
Arı ölümlerinin başlıca sebebi varroa paraziti olmakla birlikte özellikle Ege ve Akdeniz bölgesinde aşırı yoğun olarak yapılan gezginci arıcılığın çeşitli arı hastalıklarının yayılması, ekotiplerin melezleşmesi ve doğal yeteneklerini yitirmesi gibi bir takım sorunlara yol açtığını da belirtmekte fayda var.
Bu arada bazan Türkiye arıcılığına büyük haksızlık yapıldığını görüyorum. Arıcılık Türkiye'de doğru düzgün yapılan ve genelde bilinçli insanların icra ettiği nadir işkollarından biridir. Piyasada çokça duyulan sahte balların reklamı ve pazarlanmasının arıcılarla hiç bir ilgisi olmadığını, hatta bu balların üretim aşamasında herhangi bir şekilde arıların yer almadığını da belirtmekte fayda var. Sahte ballar merdiven altı tabir edilen kaçak imalathanelerde birleştirilen birtakım kimyasallarla yapılıyor.
Tabi ki arıcılık alınan bal miktarından çok arıların yaşatılması ve çoğaltılması bakımından önemlidir. Bilindiği gibi arılar dünya gıda üretiminin 1/3'ünün polinasyonuna sebep olur. Kolonileri yaşatmak için yeterli teknik bilgiye sahip olmak ve bunun için de iyi bir eğitim almış olmak gerekiyor. Kulaktan dolma bilgilerle kolonileri uzun süre yaşatmak mümkün değildir.Örneğin 10 adet koloniyi 20 yapmak ve o sene yeterli miktarda bal hasat edebilmek artık uzmanlaşmaya başlamak demektir.
Peki kolonileri çoğaltmak neden bu kadar önemli? Artık iklim anomalilerinin,arı zararlıları ve dış tehditlerin ani ve kitlesel ölümlere yol açtığı bir çağda yaşıyoruz. Kolonileri çoğaltmak bizi bu kayıplara karşı daha dirençli kılar. Koşullar zorlaştıkça hayatta kalan kolonilerimiz de doğal olarak bu zorlu koşullara en iyi adapte olanlar oluyor. Usta bir arıcıdan duyduğum güzel bir söz: " En iyi arı senelerdir arılığınızda yaşayan arıdır." Arılığımızda yeterli sayıda arı yoksa, çoğaltma yapamayız ve dışarıdan arı getirmek zorunda kalabiliriz. Nedense insanlar kendi yerel arıları iyi ve yeterli olsa bile dışarıdan,uzaktan bir yerlerden arı getirmeye çok hevesliydiler. Son yıllarda bu konuda da bilinç arttı ve insanlar daha çok yerel arılara yöneldi. Muğla'da,Antalya'da üretilen kolonilerin Ankara kışlarının dondurucu soğuğuna adapte olamadığı görüldü. Ankara'lı bir arıcı için, kışın bitişinin ardından Nisan'da kovan kapağını açtığında içeride dolaşan stresli ve aç arıları gören arıcının yaşadığı mutluluk kelimelerle anlatılamaz.
Varroa zararlısı ise şüphesiz arılara en çok zarar veren olumsuz etken olarak kabul edilir. Bu konuda da bilinç arttı ve artık daha çok organik sertifikalı ilaçlar kullanıyor. Formik asit, Oksalik asit, Thymol gibi etken maddelerin yanısıra erkek arı gözü yoluyla varroa imha etme gibi doğal yöntemler de arıcılar arasında yaygınlaştı.
Köyümüzde arıcılığa olan ilgi ülke çapında olduğu gibi günden güne artıyor. Tanıdıklarımızın toplam koloni sayısı 150 adedi aşmış durumda. İyi bir koloni yönetimi ve normal iklim şartları altında bu en az 1,5 ton bal demek. Ehh işte... Ülkemizde üretilen 90.000 ton balın 1,5 tonu da bizden olsun. Teknik ve sürdürülebilir arıcıların en üst düzeyde dayanışma,paylaşım ve iletişim halinde olması gerekir. Bu zorlu koşullar altında ayakta durabilmenin tek yolu budur. Yavaş yavaş böyle bir birlikteliğin temelleri atılıyor gibi...
29 Ocak 2016 Cuma
Arıcılıkta 3ncü senemizi tamamladık...
Bir sezonu daha bitirdik ve arıcılıkta 3ncü senemizi tamamladık. Başarılı bir sezon geçirdik diyebiliriz. Bu yaz sonunda yaklaşık 200kg bal hasat ettik ve bir miktar koloni kaybı yaşasak ve hiç çoğaltma yapamamış olsak da mevcut koloni sayımızı koruyabildik ve Ocak ayına 28 adet koloni ile girmiş olduk.
Bu sezonun bahse değer en önemli konusu ise bal veriminin yüksekliği. 15 adet bala giden koloniden 200kg bal hasat etmiş olmamız bizim için önemli bir başarı oldu. Sezonun en olumsuz yanı ise normale göre daha fazla koloni kaybı yaşadık. Genel olarak varroa zararlısı bizi en çok zorlayan olay oldu. Türkiye'deki tüm arıcıların en büyük problemi de bu zaten. Anaarı değiştirmiyor olmamız ve kolonileri doğal oğula bırakıyor olmamız da kayıplarımızın biraz artmasına sebep olmuş olabilir. Birkaç kovanda oğul kontrolü yaptık ve başarılı sonuç aldık belki seneye tamamen bala yönlendirdiğimiz kolonilerde oğul kontrolü yapabilir, bala gidemeyecek kadar zayıf olanları ise besleyip çoğaltma gibi bir strateji uygulayabiliriz.
Bunun dışında tam 3 senedir hayatta kalmayı başarabilen kolonilerimiz oldu. Anaarı değişimini gerektiğinde kendileri yaptığından adaptasyon sorunu da yaşamadılar. Güzel not tuttuk,genel flora ve çiçeklenme zamanları hakkında küçük bir arşivimiz oldu. Kolonilerimizi numaralandırdık ve geçmişlerine dair bilgileri periyodik olarak kaydettik. Gerçekten çalışkan ve güçlü kolonileri takip edip buna göre çoğaltma ( yani bir nevi yapay seçilim) yaptığımızda daha iyi sonuç alabildiğimizi gördük.
Artık kovan satın almadan mevcut arılarımızı yaşatıp çoğaltabilecek duruma geldik. Böylece sabit arıcılık yaptığımız için arılarımızın da zaman içinde bulunduğumuz bölgeye daha da iyi adapte olma ihtimali yükseliyor. Genel olarak arıların ruh halinden bahsetmemiz gerekirse, ilkbahar başları dışında sakin ve huzurlu oluyorlar. Aşırı sinirli kolonileri belirleyip çoğaltmamaya çalışıyoruz çünkü sinirli arılarla çalışmak gerçekten zor ancak sinirli arıların da avantajı var. Kovanlarını eşek arıları ve diğer kolonilerin yağmacı balarılarından koruma konusunda çok başarılılar. Birçok durumun kendine göre avantajları ve dezavantajları oluyor. Yaz sonu bölgemiz çok aşırı kurak olduğundan arıların yağmacılık eğilimi de büyük problem çıkarabiliyor.
Önceki yazılarımızdan da anlaşılabileceği gibi 3 sene önceki hedeflerimizden bir kısmına ulaştık bir kısmına da ulaşamadık. Mesela arıları çoğaltma ve bölgeye adapte etme konusunda başarılı olduk diyebilirim, iklime ve bölgeye iyice alıştılar, huzursuzluk ve stres yok. Karakovan kütük ve warre konusunda ise yeterli çalışmaları denemeleri yapamadık bunun sebebi biraz çerçeveli fenni kovanların rahat,kolay kullanılabilir ve kolay ulaşılabilir olması. Kütük kovan yapımını tam olarak beceremedik ve warre kovana oğul aktarmakta zorlandık, daha doğrusu ihmal ettik. İşe olumlu yönünde bakarsak da çerçeveli standart kovanlarda da karakovan balı elde etme konusunda başarılı olduk. Tamamen arıya ördürerek yaptığımız karakovan petek ballarını her kovandan 1-2kg civarında elde edebiliyoruz. Doğru zamanda petek ördürdüğümüzde karakovan balında verim artışı oluyor.
Önümüzdeki sezon yine fenni kovanlarda üretime devam edeceğiz. Bu sefer koloni çoğaltmayı çok ciddiye alarak kovan sayımızı 50-70 arasına çıkarmamız lazım. Balın kalitesi konusunda çok olumlu geri bildirimler alıyoruz , onca mesafeyi gidip gelmeye değiyor. 120 km uzaklıkta doğallığından birşey kaybetmemiş,temiz ve sağlıklı bir ekosisteme erişebiliyor olduğumuz için şanslı bile sayılabiliriz. Elimizdeki değerlerin kıymetini bilip korumak gelecek nesillere sapasağlam aktarmak en önemli işimizdir. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere
15 Mart 2015 Pazar
Kütük Karakovan yapımı
Kütükten karakovan yapım teknikleri,boyutu,iç hacmi ve kullanılacak ağaç türü kişiye göre yani arıcının beklentilerine göre değişebilir.Bizim elimizde çam kütüğü olduğu için bunu kullanmak durumundayız. İç hacmi ve uzunluğu için bir standart yok, fazla geniş olursa arılar örmekte zorlanabilir, fazla dar olursa da petekler çok küçük olabilir. Bizimki aşağı yukarı 25 civarında, tahtanın et kalınığı en az 5cm olmalı ki arıları için kovan içi ısısını muhafaza etmek, soğuktan ve sıcaktan korumak mümkün olabilsin. Et kalınlığı ne kadar fazla olursa o kadar iyi olur.
Öncelikle kütüğümüzü bir motorlu testere ile iki böldük ve kapak olarak kullanacağımız bölümleri ayırdık.
Sonra yine motorlu testere ile her iki taraftan kütüğün içini dikey ve yatay çizgiler halinde keserek iç kısmın blok halinde düşmesini sağladık.
Her iki taraftan testere ile açtığınız çizgilerin birbirlerine denk düşmesini sağlayabilirseniz kolayca içini boşaltabiliyorsunuz. Yoksa bir keser,çekiç ya da balta ile biraz uğraşmanız gerekiyor.
İçindeki büyük parçaları çıkardıktan sonra motorlu testerenin işi bitiyor.
Bundan sonraki bölümde el aletleri ile devam edeceğiz. İskapela, ahşap keskisi ve bir çekiç yardımı ile iyice yonttuk ve ahşap törpüsü ile törpüledik. İyice törpüledikten sonra içinde bir miktar kağıt yakarak kıymıksı yapıyı tamamen temizlemek de mümkün, içinde ufak tefek çatlaklar ya da yamukluklar olabilir. Bunu içinde yaşayan arılar zamanla propolis ve balmumu ile kapatacaklardır.
Daha önceden kapak olarak hazırladığınız parçayı tutması için her bir yanına çivi ile ahşap parçaları çakabilirsiniz. Böylece tahtayı çevirdiğinizde kapağı tutar. Zaten arılar kapak ile gövde arasındaki boşlukları propolis ile yapıştıracaklardır.Böylece sağlam,soğuk geçirmeyen ama istediğinzde el demiri yardımı ile kolayca açabileceğiniz bir kapağınız da olacak. Kapak kalınlığı da en az 5cm olmalı. Kapağın her iki yanına da iskarpela yardımı ile uçuş deliği açın, arkaya gelecek kısmı küçük bir dal ile kapatın, her sene bal aldığınızda kovanı ters çevirin böylelikle her sene farklı tarafından petek alarak peteklerin eskimesi sorununu da halletmiş olacaksınız. Uçuş deliği altında küçük bir uçuş tahtası da çakabilirsiniz.
Ve kütük karakovanımız hazır, kapağı güzelce oturtun, mümkün olduğu kadar boşluk kalmamasına dikkat edin. Kovanın her zaman arkasından çalışacağınızı unutmadan uygun bir yere yerleştirin, çok yükseğe koymanıza gerek yok ancak yerden en az 40cm yüksekte olması iyidir. Üstüne sac ya da yağıştan korumak için başka bir malzeme ile kapatabilirsiniz.
Bu teknikle kütük kovan yapımında tutkal,boya gibi arıların hoşlanmadığı ve pek de yararlı olmayan kimyasal maddeler kullanmak zorunda kalmazsınız. Kütüğün içini oymak bahsettiğim malzemelere sahipseniz zor değildir. Yarım günlük bir çalışma ile bir adet kütük kovan yapabilirsiniz.
Artık tek eksiğimiz kütük kovanımız içindeki arı, bunun için oğul mevsimini beklemelisiniz. İç anadoluda 15 mayısta başlıyor. Eğer ağaçta bir oğul (balarısı kolonisi) görürseniz oğulu bir kova içine çırpın, kütük kovanın yanına getirin ve arka kapağı açarak kova içindeki oğulu kovanın içine doğru çırpın. Tek tek arıların hepsini kovan içine koyacağım diye uğraşmayın,yapamazsınız. Çoğunluğunu içine çırpsanız yeter. Korkmayın oğullar saldırgan olmaz, zaten kendilerine bir yuva arıyorlar.
Eğer anaarıyı kovan içine koymayı başarabilirseniz -ki genelde ana arı oğulun en ortasında olur- arka kapağı arıları ezmeden yavaşça kapatın ve artık kovanı hiç rahatsız etmeyin bir süre sonra koyduğunuz oğul tekrar eski yerine döndü ise sabırla bu işlemi tekrar deneyin, muhtemelen kovanı kabul edeceklerdir. Kovan içine oğul çekme esansı ve doğal balmumu da sürebilirsiniz. Bu oğulun kovanı kabul etmesini kolaylaştırır. Hatta çok zorlanırsanız kovan içine bir kap şekerli su da koyabilirsiniz. Ben gerek duymadım ancak her yerde farklı koşullar, farklı arı türleri ve davranışları olabilir.
Kütük kovanı taşıyamayacağınız için yerini iyi belirleyin ve bir daha değiştirmeyin. Kütük kovana arıları koyduğunuz ilk yıl hiç bal almayın ve fazla rahatsız etmeyin. İç hacmi bir sezonda ancak örer ve kış için yeterli bal stoğunu ancak toplayabilirler. Bal almak için bir sonraki seneyi bekleyin. Kütük kovanlarda arı kolonisine müdahale edilmez, içeride neler dönüyor diye çok merak ederseniz arka kapağı açıp içeri bakabilrsiniz. Açmadan önce arıcı körüğü ile duman verirseniz sakinleşirler. Varroa zararlısı ile mücadele için 3 günde bir kurumuş portakal kabuğunu körükte yakarak arka kapaktan 5-10 kez körükleyin. Bu uygulama varroayı tamamen ortadan kaldırmasa bile büyük oranda azaltmasına yardımcı olacaktır.
Kütük kovanlarda müdahale olmadığı için idamesi çok kolaydır. Eğer 1 sene yaşatmayı başarırsanız 2-3 kg bal alırsınız. Kolay gelsin.
Not: Bu arada doğada hiçbirşey çöpe gitmiyor, içi oyulmuş kütüğün büyük parçaları sobada yakılarak talaşları ise ağaçların diplerinde malç olarak kullanılıyor.
Öncelikle kütüğümüzü bir motorlu testere ile iki böldük ve kapak olarak kullanacağımız bölümleri ayırdık.
Her iki taraftan testere ile açtığınız çizgilerin birbirlerine denk düşmesini sağlayabilirseniz kolayca içini boşaltabiliyorsunuz. Yoksa bir keser,çekiç ya da balta ile biraz uğraşmanız gerekiyor.
İçindeki büyük parçaları çıkardıktan sonra motorlu testerenin işi bitiyor.
Bundan sonraki bölümde el aletleri ile devam edeceğiz. İskapela, ahşap keskisi ve bir çekiç yardımı ile iyice yonttuk ve ahşap törpüsü ile törpüledik. İyice törpüledikten sonra içinde bir miktar kağıt yakarak kıymıksı yapıyı tamamen temizlemek de mümkün, içinde ufak tefek çatlaklar ya da yamukluklar olabilir. Bunu içinde yaşayan arılar zamanla propolis ve balmumu ile kapatacaklardır.
Daha önceden kapak olarak hazırladığınız parçayı tutması için her bir yanına çivi ile ahşap parçaları çakabilirsiniz. Böylece tahtayı çevirdiğinizde kapağı tutar. Zaten arılar kapak ile gövde arasındaki boşlukları propolis ile yapıştıracaklardır.Böylece sağlam,soğuk geçirmeyen ama istediğinzde el demiri yardımı ile kolayca açabileceğiniz bir kapağınız da olacak. Kapak kalınlığı da en az 5cm olmalı. Kapağın her iki yanına da iskarpela yardımı ile uçuş deliği açın, arkaya gelecek kısmı küçük bir dal ile kapatın, her sene bal aldığınızda kovanı ters çevirin böylelikle her sene farklı tarafından petek alarak peteklerin eskimesi sorununu da halletmiş olacaksınız. Uçuş deliği altında küçük bir uçuş tahtası da çakabilirsiniz.
Ve kütük karakovanımız hazır, kapağı güzelce oturtun, mümkün olduğu kadar boşluk kalmamasına dikkat edin. Kovanın her zaman arkasından çalışacağınızı unutmadan uygun bir yere yerleştirin, çok yükseğe koymanıza gerek yok ancak yerden en az 40cm yüksekte olması iyidir. Üstüne sac ya da yağıştan korumak için başka bir malzeme ile kapatabilirsiniz.
Bu teknikle kütük kovan yapımında tutkal,boya gibi arıların hoşlanmadığı ve pek de yararlı olmayan kimyasal maddeler kullanmak zorunda kalmazsınız. Kütüğün içini oymak bahsettiğim malzemelere sahipseniz zor değildir. Yarım günlük bir çalışma ile bir adet kütük kovan yapabilirsiniz.
Artık tek eksiğimiz kütük kovanımız içindeki arı, bunun için oğul mevsimini beklemelisiniz. İç anadoluda 15 mayısta başlıyor. Eğer ağaçta bir oğul (balarısı kolonisi) görürseniz oğulu bir kova içine çırpın, kütük kovanın yanına getirin ve arka kapağı açarak kova içindeki oğulu kovanın içine doğru çırpın. Tek tek arıların hepsini kovan içine koyacağım diye uğraşmayın,yapamazsınız. Çoğunluğunu içine çırpsanız yeter. Korkmayın oğullar saldırgan olmaz, zaten kendilerine bir yuva arıyorlar.
Eğer anaarıyı kovan içine koymayı başarabilirseniz -ki genelde ana arı oğulun en ortasında olur- arka kapağı arıları ezmeden yavaşça kapatın ve artık kovanı hiç rahatsız etmeyin bir süre sonra koyduğunuz oğul tekrar eski yerine döndü ise sabırla bu işlemi tekrar deneyin, muhtemelen kovanı kabul edeceklerdir. Kovan içine oğul çekme esansı ve doğal balmumu da sürebilirsiniz. Bu oğulun kovanı kabul etmesini kolaylaştırır. Hatta çok zorlanırsanız kovan içine bir kap şekerli su da koyabilirsiniz. Ben gerek duymadım ancak her yerde farklı koşullar, farklı arı türleri ve davranışları olabilir.
Kütük kovanı taşıyamayacağınız için yerini iyi belirleyin ve bir daha değiştirmeyin. Kütük kovana arıları koyduğunuz ilk yıl hiç bal almayın ve fazla rahatsız etmeyin. İç hacmi bir sezonda ancak örer ve kış için yeterli bal stoğunu ancak toplayabilirler. Bal almak için bir sonraki seneyi bekleyin. Kütük kovanlarda arı kolonisine müdahale edilmez, içeride neler dönüyor diye çok merak ederseniz arka kapağı açıp içeri bakabilrsiniz. Açmadan önce arıcı körüğü ile duman verirseniz sakinleşirler. Varroa zararlısı ile mücadele için 3 günde bir kurumuş portakal kabuğunu körükte yakarak arka kapaktan 5-10 kez körükleyin. Bu uygulama varroayı tamamen ortadan kaldırmasa bile büyük oranda azaltmasına yardımcı olacaktır.
Kütük kovanlarda müdahale olmadığı için idamesi çok kolaydır. Eğer 1 sene yaşatmayı başarırsanız 2-3 kg bal alırsınız. Kolay gelsin.
Not: Bu arada doğada hiçbirşey çöpe gitmiyor, içi oyulmuş kütüğün büyük parçaları sobada yakılarak talaşları ise ağaçların diplerinde malç olarak kullanılıyor.
22 Kasım 2014 Cumartesi
son 2 yılın özeti
Diyebilirim ki 2 senedir yaptığımız işlerde belli bir noktaya geldik. Yaşattığımız ve çoğaltabildiğimiz balarısı kolonilerimiz bize umut veriyor. Bunun yanında son 2 yıldır en çok arıcılık faaliyetine odaklanmamıza rağmen
ekim,dikim,toprağı doğal yollarla iyileştirme ve su tutma çalışmalarında da ufak ufak ilerleme
kaydettik. Birçok şeyi bir arada yavaşça yürütebildik. Aslına bakılırsa zaten bahsettiğimiz şeylerin hepsi birbiri ile ilintili.
Örneğin yağmur suyu göletimiz kış yağışlarını tutarak arıların,temmuz ayı başına kadar su içmesini sağlıyor. Aynı zamanda havuzun hemen altındaki ceviz ve üzümleri de tabandan suluyor ve sulanmadan yaşamalarını sağlıyor. Su tuttuğunuz alan, mikroiklimi ve ekolojisi de 2 yıl içinde değişmeye başladı. Yağmur suyu göleti içinde kendiliğinden söğütlerin yeşermesi,kurbağaların gölette yaşamaya başlaması ve çevresindeki meşelerin daha iyi gelişmesini buna örnek gösterebiliriz. Bu sene gölet dibindeki toğrağı kürekleyerek hemen altındaki üzümlerin dibine atarak hem göleti genişletmiş olduk hem de azot bakımından zengin,suyu iyice emmiş toprakla üzümleri desteklemiş olduk.
Resimde de görülebileceği gibi kepçenin açtığı kısım yani göletin üst kesiti tamamen beyaz kil.Bu sayede gölet çok iyi su tutuyor. Son 2 yıldır arazinin toprak yapısını da iyice öğrendik. Tarım toprağı çok az, yıllarca hayvan otlatıldığı için yıpranmış ve sertleşmişti.
Arazinin bir bölümünü kapattıktan sonra hazırladığımız taştan yataklarda mevsimlik sebze yetiştirmeyi denedik, taş yataklar ve iyice malçlama (hala yeterli değil,daha çok malçlamalıydık) yardımı ile belli bir verim elde etmeyi başardık.
Geçtiğimiz ay bu yataklardan 3 tane daha yaptık ve üretimi de kademeli olarak arttırmayı planlıyoruz. Bu yatakların içine sonbaharda burçak,fiğ ekerek hem toprağı çıplak bırakmayarak korumuş oluyor hem de bu bitkilerin özelliği olan azot tutma yoluyla bir miktar beslemiş oluyoruz. Burçakların çiçeklendikten sonra meyve oluşmadan biçilip olduğu yere bırakılması gerekiyor.
Bu yazın başında komşu olduğumuz Tahtacıörencik'in çalışkan çiftçisi Oğuz arkadaşımız dereden motoru ile su çekti. Serasını ve tarlasını sularken de sağolsun bizi ihmal etmedi. Aldığımız 10 tonluk su tankından damla sulama ile minimum su kullanarak diktiğimiz meyve ağaçlarımızı ve sebzelerimizi sulayabildik.Kendisi de yaz boyu serasında ve açık tarlalarında yetiştirdiği ürünlerini Ayrancı pazarına götürdü. Tam olarak beklentilerini karşılamamış olsa da fena bir sezon geçirmiş değil. Öğrendiğim birşey var ki çiftçilik zor zanaat. Asla öngöremediğiniz birçok faktör-su,iklim,tür seçimi,verim,maliyet vs.- altında ezilmek işten bile değil.
Meyve ağaçlarından bahsedecek olursak:İyice derin çukurlar açmak ve iyi malçlama ile geçen sene diktiğimiz meyve ağaçları iyi gelişti. Fazla killi toprak kuruyunca aşırı sertleşiyor ve bitki köklerini sıkarak hava almalarını imkansız hale getiriyor. Bu yüzden çukurları iyice kazarak en alta bol organik madde, humus eklemek lazım. Biz arazimizde organik maddesi bol olan toprağı karaçalı ve meşe diplerinden elde ediyoruz. ***Özellikle karaçalı dibinde çok güzel toprak oluşturuyor. Bu bildiğiniz çiçek toprağı diye satılan torflar kadar kaliteli bir toprak.
Tohumdan yetiştirdiğimiz badem, köyden temin ettiğimiz yerel ceviz,ayaş dutuna benzeyen buraların yerel iri akdutu, kalecikten gelen üzüm fidanları, Aoç fidanlığından aldığımız sertifikalı elma,armut,kiraz,kayısı gibi türler henüz meyve alabilecek düzeye gelmeseler de araziye,iklime adapte oldular diyebiliriz.
2 senedir çok yoğun bir uğraş sonucu arazimizin yaklaşık 2 dönümlük kısmını taş duvar ile kapattık. Böylece artık sığır,koyun,keçi sürüleri arazimize girip ağaçlarımızı ve bitkilerimizi yiyemiyor. Bunun yanısıra duvarın rüzgar koruyucu ve gölgeleme etkisinden de faydalanma imkanımız oldu. Arazimiz batıya baktığı için bitkilerimizin yaz güneşi ile başları dertte. Özellikle ağaçları, yaz aylarında güneşin öldürücü etkisinden mutlaka korumak,biraz gölgelendirmek gerekiyor.
Şimdiye kadar doğal gübre bile kullanmamıştık. Buna karşı olduğumuzdan değil, edinme imkanımız olmadığından.Geçenlerde komşu belde Uruş'tan bir dostumuzun ağılını temizlemek suretiyle bir miktar yanmış koyun gübresi getirttik, hem onun ağılını da temizlemiş olduk. Oldukça yorucu bir işti ancak değdi. Hem Oğuz'un serasına hem de bizim ağaç ve sebze yataklarımıza yetecek kadar yanmış koyun gübresi(burada kemre diyorlar) geldi. Kemre kalıpları sobada yakacak olarak da kullanılıyor, odun kıtlığı olan yerler için iyi çok iyi bir alternatif.
Ağıldan kareler:
Bu sonbaharda yine araziyi ağaçlandırma faaliyetlerine devam ediyoruz. 2 adet karayemiş diktik, karadeniz iklimine uygun olan bu tür iklime adapte olacakmı göreceğiz. Bulunduğumuz bölge karadeniz-içanadolu iklimi geçiş bölgesi olmasına güvenip karadenize ait bitkileri de deniyoruz. Zaten fındık gibi türler burada doğal olarak yetişiyor.
Bu arada fidan yapma ve çelikleme faaliyetlerimiz de sürüyor. Yerel ahlat,alıç ve böğürtlen gibi türleri çelikleme yöntemi ile çoğaltmaya çalışıyor. Ağırlıklı olarak yerel ve dayanıklı türler üzerinden gitmekte fayda var.Yine Aoç'nin sertifikalı fidanlarından alınmak kaydıyla meyve ağacı sayısı en az 50'ye çıkarma düşüncesindeyiz. Meyve ağaçlarının dışında arılara nektar sağlayacak ağaçların da gölgelerinden faydanalanma amaçlı dikilmesi de iki yönlü fayda sağlayacaktır. Bunun için hızlı gelişen,dayanıklı ve önemli bir nektar kaynağı olan yalancı akasya en uygun tür diyebilirim.
Açıkçası her zaman için en doğal ve en ekonomik yolu seçmek bizim için bir zorunluluktu. Zorunluluk olmayan durumda bile en iyi yol, eldeki malzemeyi,eldeki imkanları kullanmaktır.
Bu felsefenin zaman kaybettirdiği yanılgısına düşülmemelidir.Faaliyetlerin birkaç yıl gibi bir zamana yayılması, olayları,süreçleri ve ilişkileri daha iyi kavramamızı sağlar.
Örneğin yağmur suyu göletimiz kış yağışlarını tutarak arıların,temmuz ayı başına kadar su içmesini sağlıyor. Aynı zamanda havuzun hemen altındaki ceviz ve üzümleri de tabandan suluyor ve sulanmadan yaşamalarını sağlıyor. Su tuttuğunuz alan, mikroiklimi ve ekolojisi de 2 yıl içinde değişmeye başladı. Yağmur suyu göleti içinde kendiliğinden söğütlerin yeşermesi,kurbağaların gölette yaşamaya başlaması ve çevresindeki meşelerin daha iyi gelişmesini buna örnek gösterebiliriz. Bu sene gölet dibindeki toğrağı kürekleyerek hemen altındaki üzümlerin dibine atarak hem göleti genişletmiş olduk hem de azot bakımından zengin,suyu iyice emmiş toprakla üzümleri desteklemiş olduk.
Resimde de görülebileceği gibi kepçenin açtığı kısım yani göletin üst kesiti tamamen beyaz kil.Bu sayede gölet çok iyi su tutuyor. Son 2 yıldır arazinin toprak yapısını da iyice öğrendik. Tarım toprağı çok az, yıllarca hayvan otlatıldığı için yıpranmış ve sertleşmişti.
Arazinin bir bölümünü kapattıktan sonra hazırladığımız taştan yataklarda mevsimlik sebze yetiştirmeyi denedik, taş yataklar ve iyice malçlama (hala yeterli değil,daha çok malçlamalıydık) yardımı ile belli bir verim elde etmeyi başardık.
Geçtiğimiz ay bu yataklardan 3 tane daha yaptık ve üretimi de kademeli olarak arttırmayı planlıyoruz. Bu yatakların içine sonbaharda burçak,fiğ ekerek hem toprağı çıplak bırakmayarak korumuş oluyor hem de bu bitkilerin özelliği olan azot tutma yoluyla bir miktar beslemiş oluyoruz. Burçakların çiçeklendikten sonra meyve oluşmadan biçilip olduğu yere bırakılması gerekiyor.
Bu yazın başında komşu olduğumuz Tahtacıörencik'in çalışkan çiftçisi Oğuz arkadaşımız dereden motoru ile su çekti. Serasını ve tarlasını sularken de sağolsun bizi ihmal etmedi. Aldığımız 10 tonluk su tankından damla sulama ile minimum su kullanarak diktiğimiz meyve ağaçlarımızı ve sebzelerimizi sulayabildik.Kendisi de yaz boyu serasında ve açık tarlalarında yetiştirdiği ürünlerini Ayrancı pazarına götürdü. Tam olarak beklentilerini karşılamamış olsa da fena bir sezon geçirmiş değil. Öğrendiğim birşey var ki çiftçilik zor zanaat. Asla öngöremediğiniz birçok faktör-su,iklim,tür seçimi,verim,maliyet vs.- altında ezilmek işten bile değil.
Meyve ağaçlarından bahsedecek olursak:İyice derin çukurlar açmak ve iyi malçlama ile geçen sene diktiğimiz meyve ağaçları iyi gelişti. Fazla killi toprak kuruyunca aşırı sertleşiyor ve bitki köklerini sıkarak hava almalarını imkansız hale getiriyor. Bu yüzden çukurları iyice kazarak en alta bol organik madde, humus eklemek lazım. Biz arazimizde organik maddesi bol olan toprağı karaçalı ve meşe diplerinden elde ediyoruz. ***Özellikle karaçalı dibinde çok güzel toprak oluşturuyor. Bu bildiğiniz çiçek toprağı diye satılan torflar kadar kaliteli bir toprak.
Tohumdan yetiştirdiğimiz badem, köyden temin ettiğimiz yerel ceviz,ayaş dutuna benzeyen buraların yerel iri akdutu, kalecikten gelen üzüm fidanları, Aoç fidanlığından aldığımız sertifikalı elma,armut,kiraz,kayısı gibi türler henüz meyve alabilecek düzeye gelmeseler de araziye,iklime adapte oldular diyebiliriz.
2 senedir çok yoğun bir uğraş sonucu arazimizin yaklaşık 2 dönümlük kısmını taş duvar ile kapattık. Böylece artık sığır,koyun,keçi sürüleri arazimize girip ağaçlarımızı ve bitkilerimizi yiyemiyor. Bunun yanısıra duvarın rüzgar koruyucu ve gölgeleme etkisinden de faydalanma imkanımız oldu. Arazimiz batıya baktığı için bitkilerimizin yaz güneşi ile başları dertte. Özellikle ağaçları, yaz aylarında güneşin öldürücü etkisinden mutlaka korumak,biraz gölgelendirmek gerekiyor.
Şimdiye kadar doğal gübre bile kullanmamıştık. Buna karşı olduğumuzdan değil, edinme imkanımız olmadığından.Geçenlerde komşu belde Uruş'tan bir dostumuzun ağılını temizlemek suretiyle bir miktar yanmış koyun gübresi getirttik, hem onun ağılını da temizlemiş olduk. Oldukça yorucu bir işti ancak değdi. Hem Oğuz'un serasına hem de bizim ağaç ve sebze yataklarımıza yetecek kadar yanmış koyun gübresi(burada kemre diyorlar) geldi. Kemre kalıpları sobada yakacak olarak da kullanılıyor, odun kıtlığı olan yerler için iyi çok iyi bir alternatif.
Ağıldan kareler:
Bu sonbaharda yine araziyi ağaçlandırma faaliyetlerine devam ediyoruz. 2 adet karayemiş diktik, karadeniz iklimine uygun olan bu tür iklime adapte olacakmı göreceğiz. Bulunduğumuz bölge karadeniz-içanadolu iklimi geçiş bölgesi olmasına güvenip karadenize ait bitkileri de deniyoruz. Zaten fındık gibi türler burada doğal olarak yetişiyor.
Bu arada fidan yapma ve çelikleme faaliyetlerimiz de sürüyor. Yerel ahlat,alıç ve böğürtlen gibi türleri çelikleme yöntemi ile çoğaltmaya çalışıyor. Ağırlıklı olarak yerel ve dayanıklı türler üzerinden gitmekte fayda var.Yine Aoç'nin sertifikalı fidanlarından alınmak kaydıyla meyve ağacı sayısı en az 50'ye çıkarma düşüncesindeyiz. Meyve ağaçlarının dışında arılara nektar sağlayacak ağaçların da gölgelerinden faydanalanma amaçlı dikilmesi de iki yönlü fayda sağlayacaktır. Bunun için hızlı gelişen,dayanıklı ve önemli bir nektar kaynağı olan yalancı akasya en uygun tür diyebilirim.
Açıkçası her zaman için en doğal ve en ekonomik yolu seçmek bizim için bir zorunluluktu. Zorunluluk olmayan durumda bile en iyi yol, eldeki malzemeyi,eldeki imkanları kullanmaktır.
Bu felsefenin zaman kaybettirdiği yanılgısına düşülmemelidir.Faaliyetlerin birkaç yıl gibi bir zamana yayılması, olayları,süreçleri ve ilişkileri daha iyi kavramamızı sağlar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



























